31 Ağustos 2021 Salı

En son 2013'te yazmışım.. 7 yıl..neler oldu, neler yaşandı, anne bile oldum, ne işler ne hayatlar değişti, alt üst oluşlar, başlangıçlar, bitişler, hayat ne kadar da hızlı akıp gidiyor. Hala blog okuyan, yazan var mı acaba? Instagramda post yayınlamak lazım. podcastler, youtube videoları, tik tok denen birşeyler. Blogu açtığımda kendim için yazacağım demişim ve tabi ki devamının getirmemişim. Beklenen sonuç, kendini tanımak böyle bir şey. O zamanlar 30 yaş sendromları vardı şimdi de 40 yaş sendromları yaklaşıyor. Ah bir de pandemi var başımızda. 7 yıl neler oldu anlatmak isterim, değil mi ki kendim için yazıyorum, burada dursun kendi kişisel küçük tarihime notlar düşeyim. Belli mi olur belki bu sefer devamı gelir.

Şimdilik bu kadar, kısa bir tekrar merhaba olsun:)

Fabrika kızı gerçek bir tütün fabrikasını da gördü ya sonunda, o da eksik kalmadı:) 

9 Ekim 2013 Çarşamba

Nedir??

Tembellik mi, kendini bilmek mi, öğrenilmiş çaresizlik mi?

Bir işe hevesle başlayıp yarıda bırakmak, ya da çok zor görünen bir işe başlamadan önce sancılar çekip,başladığında yapabileceğini görüp tamamlamadan bırakmak, ya da yapamayacağını düşünüp yine yarıda bırakmak. Tam olarak bu motivasyonun/motivasyonsuzluğun kaynağı nedir? Başaramama korkusu, tembellik, isteksizlik vb...?

Bu sorunun cevabını tam olarak verip sorun çözdüğüm gün, işte o gün herşey yoluna girecek..

1 Ekim 2013 Salı

Bir adım

Üşengeçliklerden üşengeçlik beğenirken kendime, uzun zamandır yapmak isteyip de başlayamadığım bir aktivite için kendimce ilk adımı attım, hevesim kaçmazsa-(kaçmamalı-kaçmayacak) yavaştan dikiş dikmeyi öğrenmeye başlayacağım. İlk adım olarak da dikiş rehberi kitabı alındı, henüz iğne-iplik-makas-kumaşa temas edilmedi ama çok yakında ilk denemelere başlama konusunda azimli ve kararlıyım. Buraya da yazayım ki tam olsun, kendime not olsun, söz olsun..vatana millete hayırlı olsun:)

31 Mayıs 2013 Cuma


Eyvallah la, eyvallah...

Behzat Ç. de bitti. Kaba saba, argolu küfürlü konuşan, devamlı içen, acılarını mutsuzluklarını rakı şişesinde unutmaya çalışan ama unutamayan, Ankara Cinayet Büro Başkomseri Behzat Ç.

Biraz geç tanıştık, geç ısındık birbirimize belki, ama arayı çabuk kapattık. Bittiğinde hissetiğim boşluğu küçüklüğünde Şehnaz Tango’yu, Süper Baba’yı, İkinci Bahar’ı izlemiş olanlar anlayabilir. Bir diziye bağlanmayalı uzun zaman olmuştu, belki Ezel, ama o bile zaman zaman gerçeklikten uzaklaşan kurgusuyla Amirimin yarattığı etkiyi yaratmamıştı bitişiyle.

Neydi bu kadar etkileyen diye düşündüğümde anlıyorum ki gerçekliğiydi. Hem dizi olarak, hem karakter olarak Behzat Ç. ideal bir dünya sunmuyordu, en acı çektiği, delirdiği anlarda diğer dizilerde olduğu gibi edebiyat parçalamaması, en dokunaklı cümlelerini söylerken bile ağdalı bir romantizm veya acıtasyona girmeden acısını hem de en derinden hissettirmesi, mekanların, diyalogların sahiciliği, ve yine başa dönüyorum kusursuz, pürüzsüz olmamasıydı.
Yazacak, söyleyecek çok şey var aslında ama “”saçma sapan konuşma”mak için sözü amirime bırakmak daha doğru olur diye düşündüm.

Dikkat, bundan sonrası spoiler içerir:

Behzat Ç:Biz nabıyoz la bu hayatta? Birileri demiş, sınırları çizmiş, burda yaşıycan demiş. Birileri demiş bu maaşı alıcan, bu okula gidicen, bunları yaşıycan, bunlara karşı çıkmıycan demiş. Ben istemedim ki bunların hiçbirini?”

Babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum.. bazen öyle olur, herşey üst üste gelir.. polis olmasaydım katil olurdum, çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.. binlerce ceset, binlerce katil ve bir evlilik gördüm..

seni intihar ettiğin gün tanıdım kızım, seninle o gün barıştık.. şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var.. şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi..

acılarımız da birbirine benziyor artık kızım, birbirine benzeyen parmaklar gibi, ama her birinin eşsiz bir izi var..

bazen gözlerim doluyor karanlıkta.. ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yinekulağımın dibinde, hiç susmuyorsun.. ağlamama asla müsade etmiyorsun.. "herşey affedildi babacık" diyorsun.. "hiç ayrılmayacağız" diyorsun.. keşke hep yanında olsaydım diyorum öyle konuştuğunu duyunca..

"bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz" diyorsun sen bana.. ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım.. cesetler de benzemez.. ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.. koşan atlar, düşen atları hatırlatır.. yağmur yağar, durur, tekrar başlar..

yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir.. beşikten mezara kadar.. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan..

yalan mı söylüyorum sana? affet kızım, affet..

bir sürü doğru söyledik ama, hiç burnumuz kısalmadı ki kızım..”

“Bizi samimiyetin hastalık olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. İnanınca, herkes gibi olunca, aptallaşınca iyileşiyoruz..”

Hayatımda hiç ödül almadım. Genelde kıdem tenzili aldım ben hep. Bugün buraya helmemin tek neden içimden geçenleri söylemek. Ben iyi bir adam olamadım. Ama kimsenin de adamı olmadım. Hep doğru bildiğim yolda yürüdüm. Ama bugün siz beni yoldan çıkardınız. Kendi yolunuza soktunuz. Bana kendimden utanmayı öğrettiniz. Vicdanımı kirletiniz. Bana bu ödülü o çeteyi çökerttiğim için vermediniz, bana bu ödülü o katili serbest bıraktığım için verdiniz.Tabak iyi ama çekin a.k”

“Savcı Esra: Niye geldin?

Behzat: Sen niye ağladın?

Savcı Esra: Geçti gitti boş ver..

Behzat: Çık çık çık… Geçmedi gitmedi, sen niye ağladın?

Savcı Esra: Behzat sen akıllı bir adamsın ama konu kadınlara gelince biraz salaklaşıyorsun galiba.

Behzat: Hee.

Savcı Esra: Ben sana diyorum ki adamlar gelip seni alacak, gideceksin. Bu işin sonu yok! Belki senelerce tutuklu kalacaksın, ne zaman döneceğin belli değil, senin umurunda değil. Ağladım… Çünkü seninle konuşamadım. Ağladım, çünkü sen beni görmüyorsun. Ve ben seni seviyorum.

Behzat: Ama ben bunu bilmiyordum.

Savcı Esra: Bilmiyorsun… Tabi nereden bileceksin. Sen ancak birisi öldüğünde duygusal yaklaşıyorsun. Senin duygu radarına girmek için illa ölmek mi lazım Behzat?

Behzat: Yok, hayır. Yapamam ben.

Savcı Esra: Haklısın. Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından korkuyorsun. Geçmişe saplanıp kalmışsın. En büyük felaketler senin başına gelmiş dimi? En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bir b.k bilmiyorum ki. Acı nedir? Bilmem. Yalnızlık nedir? Bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm yerinden oynadı sen bana 1 cm bile yaklaşmadın! Saplantılısın…

Behzat: Hee, ne güzel söyledin. Saplantılıyım ben. Benden bir b.k olmaz, biz seninle hep kavga ederiz, mutsuz oluruz biz seninle.

Savcı Esra: Mutsuz olalım, ne var! Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım.”

Benim çok güzel bir kızım vardı. Küçücüktü. Canım ne zaman sıkılsa benim, onu düşünürdüm hep. Şu dünyada cinayetle uğraşmak dışında üşenmediği tek şey Berna’nın saçlarını taramaktı. Berna öldü. Şule geldi. Bir gün bana ne dedi biliyon mu Şule, unutmak kelimesi undan çıkmış… Nasıl unutmak kelimesi undan çıkmış? Bildiğimiz un ya, hamur işi. Öyleymiş. Unutmak için unufak etmek gerekiyormuş. Birini bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye unutamazmışsın. Böyle yavaş yavaş gidermiş, yavaş yavaş unuturmuşsun. Gözleri, kaşı, burnu böyle, kulağı, sesini yavaş yavaş… Unuttuğun zaman da, o kişi olmazmışın, hatırlamazmışın. Sonra unuttuğunu unuturmuşun. Ben unutmak istiyom la, her gün ne zaman unutacağım diye soruyom ben kendime. Her sorduğum zaman da her şeyi yeniden hatırlıyorum ben, daha net. Unutamıyom ben. Karım öldü, kızım öldü, kızım katil, ceninim öldü…”

Rakı koy la...”

9 Mayıs 2013 Perşembe


Şebnem Ferah, Teoman..

Biz mi büyüdük, onlar mı değişti, şarkıların mı tadı yok artık, bizde mi eski hisler yok.. Şu anda geçmişe yolculuk yapıp Şebnem Ferah’ın Kadın albümünü dinliyorum, playlistteki sıra albümden farklıymış, ilk sırada Bu Aşk Fazla Sana... Ergenliğe denk geldiği için mi içime işledi, şimdi bu şarkıyla çıksaydı yine aynı şeyleri hisseder miydim biilmiyorum. Büyümek böyle birşey mi?  Artık hiç bir sanatçıya hayranlık duymamak, şarkılardan fallar tutmamak, birinin albümü çıkacak diye heyecanla beklememek..

Zaten teoman da müziği bıraktı, evlendi, çoluğa çocuğa karışacak neredeyse (yok artık Teo mu? ) hayat böyle bir şey galiba, her canlı bir gün çekirdek aile kuracaktırJ zamparanın ölümü...Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum.

Aslında çok farklı şeyler yazacaktım, Şebnem Ferah’ın yeni albümü çıkmış ama ne o eski Şebo ne ben eski benim. İlk CD’sini aldığım albüm Kadın’dı binlerce kez dinlemişimdir, arkadaşımmış gibi hissederdim Şebo’yu (Ergen aklı işteJ gerçi üniversitede bile devam etti) galiba artık o da eskisi gibi şarkılar yapamıyor. Teomana olan aşkımdan bahsedecektim.

Ah Teoman.. ne ekmek ne de su, o zamanlar bu kadar tanınmamıştı ve ben walkmanimde bir teo, bir şebo dinleyerek bunalımlardan bunalımlara koşarken bir yandan da kendimi buluyordum, farklı olacaktım belki de herkesten...

Yine de şimdiki ergenler gibi Justin Bieber dinleyerek büyümektense o sancılara Teo ve Şebonun eşlik etmiş olması yeğdir.

Deli kızım uyaan, söylenenler yalan..

6 Mayıs 2013 Pazartesi


Mayıs Geldi Hoşgeldi!

Bisiklet, Hıdrellez, güneş..

Mayıs ayının gelişiyle birlikte içimi bir sevinç kaplar. Güneşin artık iyice ısıtmaya başlaması, nisan yağmurlarının biterek havanın kıştan kalan kasvetinin dağılması, erik, çilek enginar bilumum bahar müjdecisi sebze meyvenin manav tazgahlarını ve damakları şenlendirmesi ve belki de en önemlisi mayısta doğmuş olduğum için bir yaşam sevinci ve enerjisiyle doluyorum.

Bu yıl da benzer duygularla dolup taşarken bu haftasonu artık resmen baharı karşıladık, anlat Fabrika kızı derseniz, şöyle ki;

 
Bisikletlerimizi yaptırdık ilk turumuzu da Bostanlı sahilde attık, akşamüstü güneşi yüzümüze vururken denizden gelen esintiyle birlikte o kadar güzeldi ki.. Bisiklete her binişimde garip bir huzur ve özgürlük hissi kaplıyor içimi, sanki istediğim heryere gidebilirmişim gibi hissediyorum ve süper bir rahatlama.. Tabii bu güzel hisler parkuru tamamlayıp eve dönerken yerini bacaklarda ağrıya ve bir an evvel  eve dönüp yatma isteğine dönüşüyor ama olsun yine de güzel bir yorgunluk.. Spor yapmaya üşensem de (üşendiklerim listesinin ilk sıralarında yer alabilir) bisiklet sürmeye üşenmiyorum bu da bütün kış hareketsiz kalan bünyeye iyi geliyor haliyle, vücut hareket istermiş meğer. Benzer hisleri yüzerken de hissediyorum ama daha sezonu daha açmadığımız için henüz hislerimi paylaşamıyorum.. Bir yandan sahilde aheste bisikletlerimizi sürerken bir yandan akın akın sahile gelen insanları izlemek çok keyifliydi, herkese tavsiye ediyorumJ

Baharın bir diğer müjdecisi de tabii ki Hıdrellez! Pazar günü bisikletle sahil turu yaparken akın akın sahile doluşan insanların amacı tabii ki Hıdrellez kutlamalarına katılmaktı, şezlongunu, kilimini, çiğdemini, çayını kapan gelmiş. Biz bu sene katılamadık eğlenceye ama benim aklım küçüklüğümüzdeki hıdrellezlerdeydi. Yenisine katılamadıysak da eskiden, çocukluğumdan aklımda kalanları biraz anlatabilirim. Ben küçükken ve yakın bir geçmişe kadar Hıdrellez geldi mi ilk iş annem dileklerini yazdığı ve çizdiği kağıtları hazırlardı. Bu isteklerde o günün şartlarına göre bazen ev(bahçelisinden), bazen araba (son modelinden), anadolu lisesi veya üniversite sınavına hazırlanılıyorsa sınavı kazandığımızı gösteren temsili sonuç belgesi ve tabii bolca para hazırlanırdı, şimdi tam hatırlamıyorum ama balkona bir yere bırakıyordu galiba annem, uzun zamandır da balkonuzumdaki gülün dalına bağlıyor. Hızır ile İlyas’tan dileklerin nasıl dileneceğine dair çeşitli rivayetler olmakla birlikte annem eskiden bir sene cüzdanında taşırdı, bir sonraki yıl eskileri denize atar yenileri koyardı ama artık öğrediklerimizi uygulayıp kendini güncellemiş ve ertesi gün atıyormuş denize. Dilek işi tamamlanınca bütün komşular toplanıp hep beraber Kordona gidilirdi. Kordonun eski halinde zaten dar olan caddede adım atacak yer olmazdı, darbukasını, tefini, bilumum çalgı aletini alan Roman vatandaşlarımız eğlencenin dibine vururken bizlerde bir yandan onlarla oynayıp bir yandan da hayran hayran 9-8lik dansları izlerdik. O zamanlar belediyelerin düzenlediği eğlenceler olmazdı tüm eğlence spontane bir şekilde başlar ve devam ederdi, tabii sokak aralarında yakılan ateşleri de unutmamak gerekir. Eğlence ertesi gün de devam ederdi, düğünlük kıyafetlerini giyen Romanlar sıra sıra fuara giderken biz de bir yandan balkondan onları izler bir yandan da fuara gidip yine eğlenceyi hem izlemek hem de kendi çapımızda nasiplenmek için piknik hazırlıkları yapar ve cümbür cemaat fuara giderdik...

Son yıllarda hiç gitmesem de Hıdrellez şenlikleri bana her zaman çok keyif vermiştir. Her şey gibi bunun da yapaylaşmaya başlamasından endişelensem de yine de tüm insanların hiç bir hiyerarşi, beklenti, kasıntı olmaksızın sokaklara dökülüp şarkılar söyleyip, dans edip, dilekler dileyip, yakılan ateşlerden atlamasını ve bu geleneklerin yüzyıllardır devam ediyor olmasını seviyorum. Ben dilek kağıtları hazırlamadım ama biliyorum ki annelerimiz bizim için tüm iyi dileklerini Hızır ile İlyas’a iletmişlerdirJ

Mayıs ayı keyif ayı, İzmir’de de ayrı bir güzel, tadını çıkarabildiğimiz kadar çıkaralımJ

Fabrika kızının blog serüveni: Başlangıç

Merhaba,

Blog dünyasına girişime neden olan olayı da kısaca anlatayım da hikayem yarım kalmasın. Zaten herhangi bir olayı anlatmaya başladığımda yarım kalmasına imkan yok, 5 paragraf sonra bile olsa aynı konuya dönüp konuya kaldığım yerden devam edebilirim, en azından konuşurken olay bu şekilde gelişiyor, araya başka konular girse de bir saat sonra bile en baştaki konuya dönüp anlattığım her ne ise tamamlamazsam içim rahat etmez, bu hareket bizde genetik ailenin bütün kadınlarında aynı olay varJ

Konuyu yeterince dağıtabildiysem hikayeyi anlatabilirim; sık sık alış veriş yaptığım bir butikten yine kendimi kaybedercesine alış veriş yapıp neredeyse dükkandaki bütün elbiseleri giyip çıkartırken en sonunda bir pantalon-bluz ve ceketi kombin yapıp dükkandakilerin beğenisine sunmak için kabinden çıktığımda dükkkanın sahibi olan hanım bu kombinasyonu çok beğendiğini hatta vitrine de bu şekilde koyacağını falan söyleyince ne yalan söyleyim hoşuma gitti, neyse tabii alışverişi tamamladık falan o gün öyle geçti. Ertesi gün işe geldiğimde öğlen arasında arkadaşımla yemek yerken bu olayı anlattım ve sırf geyiğine moda blogu mu açsam ne yapsam moda konusundaki engin zevkimi kamu oyuyla paylaşayım  derken kendisi de blog yazarı olan arkadaşım neden olmasın ki illa çok komplike bir şey olması gerekmez giydiklerinin fotoğrafını çeker koyarsın bugün ne giydim tarzı bir blog hazırlarsın diyerek olayı bir anda gerçekten düşünmeme neden oldu. Kendisinden aldığım gazla bu fikri hemen kızlarla paylaşmalıyım diyerek ilk önce G. ve M’ye konuyu açtım. Ben aslında hala işin geyiğindeyken onların da desteği ve önerileriyle bir anda kendimi bloggerda buldum. Tabii pek kıymetli eşimin isim ve teknik konulardaki katkılarıylaJ

İşte böyle, konu nereden nereye gelebildi, hayatımdaki tesadüflerin küçük bir örneği olarak paylaşmak istedim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzereJ