Eyvallah la, eyvallah...
Behzat Ç. de bitti. Kaba saba,
argolu küfürlü konuşan, devamlı içen, acılarını mutsuzluklarını rakı şişesinde
unutmaya çalışan ama unutamayan, Ankara Cinayet Büro Başkomseri Behzat Ç.
Biraz geç tanıştık, geç ısındık birbirimize
belki, ama arayı çabuk kapattık. Bittiğinde hissetiğim boşluğu küçüklüğünde Şehnaz
Tango’yu, Süper Baba’yı, İkinci Bahar’ı izlemiş olanlar anlayabilir. Bir diziye
bağlanmayalı uzun zaman olmuştu, belki Ezel, ama o bile zaman zaman
gerçeklikten uzaklaşan kurgusuyla Amirimin yarattığı etkiyi yaratmamıştı
bitişiyle.
Neydi bu kadar etkileyen diye düşündüğümde
anlıyorum ki gerçekliğiydi. Hem dizi olarak, hem karakter olarak Behzat Ç.
ideal bir dünya sunmuyordu, en acı çektiği, delirdiği anlarda diğer dizilerde olduğu
gibi edebiyat parçalamaması, en dokunaklı cümlelerini söylerken bile ağdalı bir
romantizm veya acıtasyona girmeden acısını hem de en derinden hissettirmesi,
mekanların, diyalogların sahiciliği, ve yine başa dönüyorum kusursuz, pürüzsüz
olmamasıydı.
Yazacak, söyleyecek çok şey var aslında ama “”saçma sapan konuşma”mak
için sözü amirime bırakmak daha doğru olur diye düşündüm.
Dikkat, bundan sonrası spoiler içerir:
“Behzat Ç:Biz nabıyoz la bu hayatta? Birileri demiş, sınırları
çizmiş, burda yaşıycan demiş. Birileri demiş bu maaşı alıcan, bu okula gidicen,
bunları yaşıycan, bunlara karşı çıkmıycan demiş. Ben istemedim ki bunların
hiçbirini?”
“Babamın
öldüğü gün birine aşık olmuştum.. bazen öyle olur, herşey üst üste gelir..
polis olmasaydım katil olurdum, çünkü sahici
bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.. binlerce ceset, binlerce katil ve
bir evlilik gördüm..
seni intihar ettiğin gün tanıdım kızım, seninle o gün barıştık.. şimdi sadece
geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var.. şimdi benim de
yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul
gibi..
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım, birbirine benzeyen parmaklar
gibi, ama her birinin eşsiz bir izi var..
bazen gözlerim doluyor karanlıkta.. ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun
yinekulağımın dibinde, hiç susmuyorsun.. ağlamama asla müsade etmiyorsun..
"herşey affedildi babacık" diyorsun.. "hiç ayrılmayacağız"
diyorsun.. keşke hep yanında olsaydım diyorum öyle konuştuğunu duyunca..
"bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz" diyorsun sen bana..
ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım.. cesetler de benzemez.. ama bir
cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.. koşan atlar, düşen atları
hatırlatır.. yağmur yağar, durur, tekrar başlar..
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir.. beşikten mezara kadar..
karanlıkta herkesle çarpışabilir insan..
yalan mı söylüyorum sana? affet kızım, affet..
bir sürü doğru söyledik ama, hiç burnumuz kısalmadı ki kızım..”
“Bizi samimiyetin hastalık olduğuna inandırmaya çalışıyorlar.
İnanınca, herkes gibi olunca, aptallaşınca iyileşiyoruz..”
“Hayatımda hiç ödül almadım. Genelde kıdem tenzili aldım ben hep. Bugün
buraya helmemin tek neden içimden geçenleri söylemek. Ben iyi bir adam
olamadım. Ama kimsenin de adamı olmadım. Hep doğru bildiğim yolda yürüdüm. Ama
bugün siz beni yoldan çıkardınız. Kendi yolunuza soktunuz. Bana kendimden
utanmayı öğrettiniz. Vicdanımı kirletiniz. Bana bu ödülü o çeteyi çökerttiğim
için vermediniz, bana bu ödülü o katili serbest bıraktığım için verdiniz.Tabak iyi
ama çekin a.k”
“Savcı Esra: Niye geldin?
Behzat: Sen niye ağladın?
Savcı Esra: Geçti gitti boş ver..
Behzat: Çık çık çık… Geçmedi gitmedi, sen niye ağladın?
Savcı Esra: Behzat sen akıllı bir adamsın ama konu kadınlara gelince biraz
salaklaşıyorsun galiba.
Behzat: Hee.
Savcı Esra: Ben sana diyorum ki adamlar gelip seni alacak, gideceksin. Bu işin
sonu yok! Belki senelerce tutuklu kalacaksın, ne zaman döneceğin belli değil,
senin umurunda değil. Ağladım… Çünkü seninle konuşamadım. Ağladım, çünkü sen
beni görmüyorsun. Ve ben seni seviyorum.
Behzat: Ama ben bunu bilmiyordum.
Savcı Esra: Bilmiyorsun… Tabi nereden bileceksin. Sen ancak birisi öldüğünde
duygusal yaklaşıyorsun. Senin duygu radarına girmek için illa ölmek mi lazım
Behzat?
Behzat: Yok, hayır. Yapamam ben.
Savcı Esra: Haklısın. Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım
en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından
korkuyorsun. Geçmişe saplanıp kalmışsın. En büyük felaketler senin başına
gelmiş dimi? En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bir b.k bilmiyorum ki. Acı
nedir? Bilmem. Yalnızlık nedir? Bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm
yerinden oynadı sen bana 1 cm bile yaklaşmadın! Saplantılısın…
Behzat: Hee, ne güzel söyledin. Saplantılıyım ben. Benden bir b.k olmaz, biz
seninle hep kavga ederiz, mutsuz oluruz biz seninle.
Savcı Esra: Mutsuz olalım, ne var! Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa
da varım.”
“Benim çok güzel bir
kızım vardı. Küçücüktü. Canım ne zaman sıkılsa benim, onu düşünürdüm hep. Şu
dünyada cinayetle uğraşmak dışında üşenmediği tek şey Berna’nın saçlarını
taramaktı. Berna öldü. Şule geldi. Bir gün bana ne dedi biliyon mu Şule,
unutmak kelimesi undan çıkmış… Nasıl unutmak kelimesi undan çıkmış? Bildiğimiz
un ya, hamur işi. Öyleymiş. Unutmak için unufak etmek gerekiyormuş. Birini
bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye unutamazmışsın. Böyle yavaş
yavaş gidermiş, yavaş yavaş unuturmuşsun. Gözleri, kaşı, burnu böyle, kulağı,
sesini yavaş yavaş… Unuttuğun zaman da, o kişi olmazmışın, hatırlamazmışın.
Sonra unuttuğunu unuturmuşun. Ben unutmak istiyom la, her gün ne zaman
unutacağım diye soruyom ben kendime. Her sorduğum zaman da her şeyi yeniden
hatırlıyorum ben, daha net. Unutamıyom ben. Karım öldü, kızım öldü, kızım
katil, ceninim öldü…”
Rakı koy la...”