Nedir??
Tembellik mi, kendini bilmek mi, öğrenilmiş çaresizlik mi?
Bir işe hevesle başlayıp yarıda bırakmak, ya da çok zor görünen bir işe başlamadan önce sancılar çekip,başladığında yapabileceğini görüp tamamlamadan bırakmak, ya da yapamayacağını düşünüp yine yarıda bırakmak. Tam olarak bu motivasyonun/motivasyonsuzluğun kaynağı nedir? Başaramama korkusu, tembellik, isteksizlik vb...?
Bu sorunun cevabını tam olarak verip sorun çözdüğüm gün, işte o gün herşey yoluna girecek..
9 Ekim 2013 Çarşamba
1 Ekim 2013 Salı
Bir adım
Üşengeçliklerden üşengeçlik beğenirken kendime, uzun zamandır yapmak isteyip de başlayamadığım bir aktivite için kendimce ilk adımı attım, hevesim kaçmazsa-(kaçmamalı-kaçmayacak) yavaştan dikiş dikmeyi öğrenmeye başlayacağım. İlk adım olarak da dikiş rehberi kitabı alındı, henüz iğne-iplik-makas-kumaşa temas edilmedi ama çok yakında ilk denemelere başlama konusunda azimli ve kararlıyım. Buraya da yazayım ki tam olsun, kendime not olsun, söz olsun..vatana millete hayırlı olsun:)
Üşengeçliklerden üşengeçlik beğenirken kendime, uzun zamandır yapmak isteyip de başlayamadığım bir aktivite için kendimce ilk adımı attım, hevesim kaçmazsa-(kaçmamalı-kaçmayacak) yavaştan dikiş dikmeyi öğrenmeye başlayacağım. İlk adım olarak da dikiş rehberi kitabı alındı, henüz iğne-iplik-makas-kumaşa temas edilmedi ama çok yakında ilk denemelere başlama konusunda azimli ve kararlıyım. Buraya da yazayım ki tam olsun, kendime not olsun, söz olsun..vatana millete hayırlı olsun:)
31 Mayıs 2013 Cuma
Eyvallah la, eyvallah...
Behzat Ç. de bitti. Kaba saba,
argolu küfürlü konuşan, devamlı içen, acılarını mutsuzluklarını rakı şişesinde
unutmaya çalışan ama unutamayan, Ankara Cinayet Büro Başkomseri Behzat Ç.
Biraz geç tanıştık, geç ısındık birbirimize
belki, ama arayı çabuk kapattık. Bittiğinde hissetiğim boşluğu küçüklüğünde Şehnaz
Tango’yu, Süper Baba’yı, İkinci Bahar’ı izlemiş olanlar anlayabilir. Bir diziye
bağlanmayalı uzun zaman olmuştu, belki Ezel, ama o bile zaman zaman
gerçeklikten uzaklaşan kurgusuyla Amirimin yarattığı etkiyi yaratmamıştı
bitişiyle.
Neydi bu kadar etkileyen diye düşündüğümde
anlıyorum ki gerçekliğiydi. Hem dizi olarak, hem karakter olarak Behzat Ç.
ideal bir dünya sunmuyordu, en acı çektiği, delirdiği anlarda diğer dizilerde olduğu
gibi edebiyat parçalamaması, en dokunaklı cümlelerini söylerken bile ağdalı bir
romantizm veya acıtasyona girmeden acısını hem de en derinden hissettirmesi,
mekanların, diyalogların sahiciliği, ve yine başa dönüyorum kusursuz, pürüzsüz
olmamasıydı.
Yazacak, söyleyecek çok şey var aslında ama “”saçma sapan konuşma”mak
için sözü amirime bırakmak daha doğru olur diye düşündüm.
Dikkat, bundan sonrası spoiler içerir:
“Behzat Ç:Biz nabıyoz la bu hayatta? Birileri demiş, sınırları
çizmiş, burda yaşıycan demiş. Birileri demiş bu maaşı alıcan, bu okula gidicen,
bunları yaşıycan, bunlara karşı çıkmıycan demiş. Ben istemedim ki bunların
hiçbirini?”
“Babamın
öldüğü gün birine aşık olmuştum.. bazen öyle olur, herşey üst üste gelir..
polis olmasaydım katil olurdum, çünkü sahici
bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.. binlerce ceset, binlerce katil ve
bir evlilik gördüm..
seni intihar ettiğin gün tanıdım kızım, seninle o gün barıştık.. şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var.. şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi..
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım, birbirine benzeyen parmaklar gibi, ama her birinin eşsiz bir izi var..
bazen gözlerim doluyor karanlıkta.. ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yinekulağımın dibinde, hiç susmuyorsun.. ağlamama asla müsade etmiyorsun.. "herşey affedildi babacık" diyorsun.. "hiç ayrılmayacağız" diyorsun.. keşke hep yanında olsaydım diyorum öyle konuştuğunu duyunca..
"bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz" diyorsun sen bana.. ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım.. cesetler de benzemez.. ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.. koşan atlar, düşen atları hatırlatır.. yağmur yağar, durur, tekrar başlar..
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir.. beşikten mezara kadar.. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan..
yalan mı söylüyorum sana? affet kızım, affet..
bir sürü doğru söyledik ama, hiç burnumuz kısalmadı ki kızım..”
seni intihar ettiğin gün tanıdım kızım, seninle o gün barıştık.. şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var.. şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi..
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım, birbirine benzeyen parmaklar gibi, ama her birinin eşsiz bir izi var..
bazen gözlerim doluyor karanlıkta.. ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yinekulağımın dibinde, hiç susmuyorsun.. ağlamama asla müsade etmiyorsun.. "herşey affedildi babacık" diyorsun.. "hiç ayrılmayacağız" diyorsun.. keşke hep yanında olsaydım diyorum öyle konuştuğunu duyunca..
"bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz" diyorsun sen bana.. ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım.. cesetler de benzemez.. ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.. koşan atlar, düşen atları hatırlatır.. yağmur yağar, durur, tekrar başlar..
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir.. beşikten mezara kadar.. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan..
yalan mı söylüyorum sana? affet kızım, affet..
bir sürü doğru söyledik ama, hiç burnumuz kısalmadı ki kızım..”
“Bizi samimiyetin hastalık olduğuna inandırmaya çalışıyorlar.
İnanınca, herkes gibi olunca, aptallaşınca iyileşiyoruz..”
“Hayatımda hiç ödül almadım. Genelde kıdem tenzili aldım ben hep. Bugün
buraya helmemin tek neden içimden geçenleri söylemek. Ben iyi bir adam
olamadım. Ama kimsenin de adamı olmadım. Hep doğru bildiğim yolda yürüdüm. Ama
bugün siz beni yoldan çıkardınız. Kendi yolunuza soktunuz. Bana kendimden
utanmayı öğrettiniz. Vicdanımı kirletiniz. Bana bu ödülü o çeteyi çökerttiğim
için vermediniz, bana bu ödülü o katili serbest bıraktığım için verdiniz.Tabak iyi
ama çekin a.k”
“Savcı Esra: Niye geldin?
Behzat: Sen niye ağladın?
Savcı Esra: Geçti gitti boş ver..
Behzat: Çık çık çık… Geçmedi gitmedi, sen niye ağladın?
Savcı Esra: Behzat sen akıllı bir adamsın ama konu kadınlara gelince biraz salaklaşıyorsun galiba.
Behzat: Hee.
Savcı Esra: Ben sana diyorum ki adamlar gelip seni alacak, gideceksin. Bu işin sonu yok! Belki senelerce tutuklu kalacaksın, ne zaman döneceğin belli değil, senin umurunda değil. Ağladım… Çünkü seninle konuşamadım. Ağladım, çünkü sen beni görmüyorsun. Ve ben seni seviyorum.
Behzat: Ama ben bunu bilmiyordum.
Savcı Esra: Bilmiyorsun… Tabi nereden bileceksin. Sen ancak birisi öldüğünde duygusal yaklaşıyorsun. Senin duygu radarına girmek için illa ölmek mi lazım Behzat?
Behzat: Yok, hayır. Yapamam ben.
Savcı Esra: Haklısın. Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından korkuyorsun. Geçmişe saplanıp kalmışsın. En büyük felaketler senin başına gelmiş dimi? En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bir b.k bilmiyorum ki. Acı nedir? Bilmem. Yalnızlık nedir? Bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm yerinden oynadı sen bana 1 cm bile yaklaşmadın! Saplantılısın…
Behzat: Hee, ne güzel söyledin. Saplantılıyım ben. Benden bir b.k olmaz, biz seninle hep kavga ederiz, mutsuz oluruz biz seninle.
Savcı Esra: Mutsuz olalım, ne var! Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım.”
Behzat: Sen niye ağladın?
Savcı Esra: Geçti gitti boş ver..
Behzat: Çık çık çık… Geçmedi gitmedi, sen niye ağladın?
Savcı Esra: Behzat sen akıllı bir adamsın ama konu kadınlara gelince biraz salaklaşıyorsun galiba.
Behzat: Hee.
Savcı Esra: Ben sana diyorum ki adamlar gelip seni alacak, gideceksin. Bu işin sonu yok! Belki senelerce tutuklu kalacaksın, ne zaman döneceğin belli değil, senin umurunda değil. Ağladım… Çünkü seninle konuşamadım. Ağladım, çünkü sen beni görmüyorsun. Ve ben seni seviyorum.
Behzat: Ama ben bunu bilmiyordum.
Savcı Esra: Bilmiyorsun… Tabi nereden bileceksin. Sen ancak birisi öldüğünde duygusal yaklaşıyorsun. Senin duygu radarına girmek için illa ölmek mi lazım Behzat?
Behzat: Yok, hayır. Yapamam ben.
Savcı Esra: Haklısın. Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından korkuyorsun. Geçmişe saplanıp kalmışsın. En büyük felaketler senin başına gelmiş dimi? En büyük acıları sen çekmişsin, ben hiç bir b.k bilmiyorum ki. Acı nedir? Bilmem. Yalnızlık nedir? Bilmem. Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm yerinden oynadı sen bana 1 cm bile yaklaşmadın! Saplantılısın…
Behzat: Hee, ne güzel söyledin. Saplantılıyım ben. Benden bir b.k olmaz, biz seninle hep kavga ederiz, mutsuz oluruz biz seninle.
Savcı Esra: Mutsuz olalım, ne var! Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım.”
“Benim çok güzel bir
kızım vardı. Küçücüktü. Canım ne zaman sıkılsa benim, onu düşünürdüm hep. Şu
dünyada cinayetle uğraşmak dışında üşenmediği tek şey Berna’nın saçlarını
taramaktı. Berna öldü. Şule geldi. Bir gün bana ne dedi biliyon mu Şule,
unutmak kelimesi undan çıkmış… Nasıl unutmak kelimesi undan çıkmış? Bildiğimiz
un ya, hamur işi. Öyleymiş. Unutmak için unufak etmek gerekiyormuş. Birini
bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye unutamazmışsın. Böyle yavaş
yavaş gidermiş, yavaş yavaş unuturmuşsun. Gözleri, kaşı, burnu böyle, kulağı,
sesini yavaş yavaş… Unuttuğun zaman da, o kişi olmazmışın, hatırlamazmışın.
Sonra unuttuğunu unuturmuşun. Ben unutmak istiyom la, her gün ne zaman
unutacağım diye soruyom ben kendime. Her sorduğum zaman da her şeyi yeniden
hatırlıyorum ben, daha net. Unutamıyom ben. Karım öldü, kızım öldü, kızım
katil, ceninim öldü…”
Rakı koy la...”
9 Mayıs 2013 Perşembe
Şebnem Ferah,
Teoman..
Biz mi büyüdük, onlar mı değişti, şarkıların mı tadı yok
artık, bizde mi eski hisler yok.. Şu anda geçmişe yolculuk yapıp Şebnem Ferah’ın
Kadın albümünü dinliyorum, playlistteki sıra albümden farklıymış, ilk sırada Bu
Aşk Fazla Sana... Ergenliğe denk geldiği için mi içime işledi, şimdi bu
şarkıyla çıksaydı yine aynı şeyleri hisseder miydim biilmiyorum. Büyümek böyle
birşey mi? Artık hiç bir sanatçıya
hayranlık duymamak, şarkılardan fallar tutmamak, birinin albümü çıkacak diye
heyecanla beklememek..
Zaten teoman da müziği bıraktı, evlendi, çoluğa çocuğa
karışacak neredeyse (yok artık Teo mu? ) hayat böyle bir şey galiba, her canlı
bir gün çekirdek aile kuracaktırJ
zamparanın ölümü...Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum.
Aslında çok farklı şeyler yazacaktım, Şebnem Ferah’ın yeni
albümü çıkmış ama ne o eski Şebo ne ben eski benim. İlk CD’sini aldığım albüm
Kadın’dı binlerce kez dinlemişimdir, arkadaşımmış gibi hissederdim Şebo’yu
(Ergen aklı işteJ
gerçi üniversitede bile devam etti) galiba artık o da eskisi gibi şarkılar
yapamıyor. Teomana olan aşkımdan bahsedecektim.
Ah Teoman.. ne ekmek ne de su, o zamanlar bu kadar
tanınmamıştı ve ben walkmanimde bir teo, bir şebo dinleyerek bunalımlardan
bunalımlara koşarken bir yandan da kendimi buluyordum, farklı olacaktım belki
de herkesten...
Yine de şimdiki ergenler gibi Justin Bieber dinleyerek
büyümektense o sancılara Teo ve Şebonun eşlik etmiş olması yeğdir.
Deli kızım uyaan, söylenenler yalan..
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Mayıs Geldi Hoşgeldi!
Bisiklet, Hıdrellez,
güneş..
Mayıs ayının gelişiyle birlikte
içimi bir sevinç kaplar. Güneşin artık iyice ısıtmaya başlaması, nisan
yağmurlarının biterek havanın kıştan kalan kasvetinin dağılması, erik, çilek
enginar bilumum bahar müjdecisi sebze meyvenin manav tazgahlarını ve damakları
şenlendirmesi ve belki de en önemlisi mayısta doğmuş olduğum için bir yaşam
sevinci ve enerjisiyle doluyorum.
Bu yıl da benzer duygularla dolup
taşarken bu haftasonu artık resmen baharı karşıladık, anlat Fabrika kızı
derseniz, şöyle ki;
Bisikletlerimizi yaptırdık ilk
turumuzu da Bostanlı sahilde attık, akşamüstü güneşi yüzümüze vururken denizden
gelen esintiyle birlikte o kadar güzeldi ki.. Bisiklete her binişimde garip bir
huzur ve özgürlük hissi kaplıyor içimi, sanki istediğim heryere gidebilirmişim
gibi hissediyorum ve süper bir rahatlama.. Tabii bu güzel hisler parkuru
tamamlayıp eve dönerken yerini bacaklarda ağrıya ve bir an evvel eve dönüp yatma isteğine dönüşüyor ama olsun yine
de güzel bir yorgunluk.. Spor yapmaya üşensem de (üşendiklerim listesinin ilk
sıralarında yer alabilir) bisiklet sürmeye üşenmiyorum bu da bütün kış
hareketsiz kalan bünyeye iyi geliyor haliyle, vücut hareket istermiş meğer. Benzer
hisleri yüzerken de hissediyorum ama daha sezonu daha açmadığımız için henüz
hislerimi paylaşamıyorum.. Bir yandan sahilde aheste bisikletlerimizi sürerken
bir yandan akın akın sahile gelen insanları izlemek çok keyifliydi, herkese
tavsiye ediyorumJ
Baharın bir diğer müjdecisi de
tabii ki Hıdrellez! Pazar günü bisikletle sahil turu yaparken akın akın sahile
doluşan insanların amacı tabii ki Hıdrellez kutlamalarına katılmaktı,
şezlongunu, kilimini, çiğdemini, çayını kapan gelmiş. Biz bu sene katılamadık
eğlenceye ama benim aklım küçüklüğümüzdeki hıdrellezlerdeydi. Yenisine katılamadıysak
da eskiden, çocukluğumdan aklımda kalanları biraz anlatabilirim. Ben küçükken
ve yakın bir geçmişe kadar Hıdrellez geldi mi ilk iş annem dileklerini yazdığı
ve çizdiği kağıtları hazırlardı. Bu isteklerde o günün şartlarına göre bazen ev(bahçelisinden),
bazen araba (son modelinden), anadolu lisesi veya üniversite sınavına
hazırlanılıyorsa sınavı kazandığımızı gösteren temsili sonuç belgesi ve tabii
bolca para hazırlanırdı, şimdi tam hatırlamıyorum ama balkona bir yere bırakıyordu
galiba annem, uzun zamandır da balkonuzumdaki gülün dalına bağlıyor. Hızır ile
İlyas’tan dileklerin nasıl dileneceğine dair çeşitli rivayetler olmakla
birlikte annem eskiden bir sene cüzdanında taşırdı, bir sonraki yıl eskileri
denize atar yenileri koyardı ama artık öğrediklerimizi uygulayıp kendini
güncellemiş ve ertesi gün atıyormuş denize. Dilek işi tamamlanınca bütün
komşular toplanıp hep beraber Kordona gidilirdi. Kordonun eski halinde zaten
dar olan caddede adım atacak yer olmazdı, darbukasını, tefini, bilumum çalgı
aletini alan Roman vatandaşlarımız eğlencenin dibine vururken bizlerde bir
yandan onlarla oynayıp bir yandan da hayran hayran 9-8lik dansları izlerdik. O
zamanlar belediyelerin düzenlediği eğlenceler olmazdı tüm eğlence spontane bir
şekilde başlar ve devam ederdi, tabii sokak aralarında yakılan ateşleri de
unutmamak gerekir. Eğlence ertesi gün de devam ederdi, düğünlük kıyafetlerini
giyen Romanlar sıra sıra fuara giderken biz de bir yandan balkondan onları
izler bir yandan da fuara gidip yine eğlenceyi hem izlemek hem de kendi
çapımızda nasiplenmek için piknik hazırlıkları yapar ve cümbür cemaat fuara
giderdik...
Son yıllarda hiç gitmesem de
Hıdrellez şenlikleri bana her zaman çok keyif vermiştir. Her şey gibi bunun da
yapaylaşmaya başlamasından endişelensem de yine de tüm insanların hiç bir
hiyerarşi, beklenti, kasıntı olmaksızın sokaklara dökülüp şarkılar söyleyip,
dans edip, dilekler dileyip, yakılan ateşlerden atlamasını ve bu geleneklerin yüzyıllardır
devam ediyor olmasını seviyorum. Ben dilek kağıtları hazırlamadım ama biliyorum
ki annelerimiz bizim için tüm iyi dileklerini Hızır ile İlyas’a iletmişlerdirJ
Mayıs ayı keyif ayı, İzmir’de de ayrı
bir güzel, tadını çıkarabildiğimiz kadar çıkaralımJ
Fabrika kızının blog
serüveni: Başlangıç
Merhaba,
Blog dünyasına girişime neden olan
olayı da kısaca anlatayım da hikayem yarım kalmasın. Zaten herhangi bir olayı
anlatmaya başladığımda yarım kalmasına imkan yok, 5 paragraf sonra bile olsa
aynı konuya dönüp konuya kaldığım yerden devam edebilirim, en azından
konuşurken olay bu şekilde gelişiyor, araya başka konular girse de bir saat
sonra bile en baştaki konuya dönüp anlattığım her ne ise tamamlamazsam içim
rahat etmez, bu hareket bizde genetik ailenin bütün kadınlarında aynı olay
varJ
Konuyu yeterince dağıtabildiysem hikayeyi anlatabilirim; sık sık
alış veriş yaptığım bir butikten yine kendimi kaybedercesine alış veriş yapıp
neredeyse dükkandaki bütün elbiseleri giyip çıkartırken en sonunda bir
pantalon-bluz ve ceketi kombin yapıp dükkandakilerin beğenisine sunmak için
kabinden çıktığımda dükkkanın sahibi olan hanım bu kombinasyonu çok beğendiğini
hatta vitrine de bu şekilde koyacağını falan söyleyince ne yalan söyleyim
hoşuma gitti, neyse tabii alışverişi tamamladık falan o gün öyle geçti. Ertesi
gün işe geldiğimde öğlen arasında arkadaşımla yemek yerken bu olayı anlattım ve
sırf geyiğine moda blogu mu açsam ne yapsam moda konusundaki engin zevkimi kamu
oyuyla paylaşayım derken kendisi de blog yazarı olan arkadaşım neden
olmasın ki illa çok komplike bir şey olması gerekmez giydiklerinin fotoğrafını
çeker koyarsın bugün ne giydim tarzı bir blog hazırlarsın diyerek olayı bir
anda gerçekten düşünmeme neden oldu. Kendisinden aldığım gazla bu fikri hemen
kızlarla paylaşmalıyım diyerek ilk önce G. ve M’ye konuyu açtım. Ben aslında
hala işin geyiğindeyken onların da desteği ve önerileriyle bir anda kendimi
bloggerda buldum. Tabii pek kıymetli eşimin isim ve teknik konulardaki katkılarıylaJ
İşte böyle, konu nereden nereye gelebildi, hayatımdaki
tesadüflerin küçük bir örneği olarak paylaşmak istedim.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzereJ
1 Mayıs 2013 Çarşamba
Merhaba blog dünyası
Kainatta küçük bir zerre olduğumuz gibi sanal alemde de bir
kırıntı olduğumuz gerçeğiyle yüzleşip, hem de hiç aklımda yokken ve dahi yazı
yazmayı bile sevmezken, yazarken sıkılırken bir anda blog yazmaya karar verdim.
Bakalım bu hevesim ne kadar sürecek. Kimse takip etmese de kendim okurum, ne de
olsa milyonlarca benzer blog vardır (hatta kimse takip etmesin ki
yazdıklarımdan utanmayayım diye düşünürken buldum kendimi) J
Aklıma geldikçe, üşenmedikçe yazmaya paylaşmaya çalışacağım.
Aslında bu blog işine tamamen kişisel kaygılarla başlıyorum; gün geçtikçe artan
üşengeçliğim, hemen herşeyden sıkılmam, yapmak istediklerimi yapamayışıma bir
son vermek üzere bir başlangıç olsun dedim..
İlk bundan bahsetmeliyim belki de kendimle ilgili, ne zaman
birşey yapmaya heveslensem (ilerleyen zamanlarda hepsini paylaşırım muhtemelen)
önce kafamda bütün olasıkları, olamayacakları kurgulayıp en sonunda nasıl olsa
yapsam da bir şeye benzemeyecek, vakit kaybetmeye değmez vb. düşüncelerle daha
tasarım aşamasında kafamda olayı yaşayıp bitirip hiç bir şekilde harekete
geçemiyorum.. bu konuyu irdelemem lazım belki de, belki de bu blogla ilk defa üzerinde çok da fazla
düşünmeden, kurgulamadan bir işe başlayıp, tamamen kendim için, genel olarak
da bir faydası olmayacak bir şey yapmanın tadını alırım ve diğer yapmak
istediklerim için gaza gelirim belli mi olur..bir nevi 30 yaş sendromu (buradan
da yazı konusu çıkabilirJ
Blog işinin başlangıç fikri tamamen alakasız bir olaydan
çıktı. Bunu anlatacağım tabii, ama içerik konusunda tam bir karar veremediğim
için dedim ki en iyisi çağrışımlarım olsun. Yani ben ki karşımdaki elma derken
o elma deyişinin çağrışımıyla newtondan başlayıp elmalı kurabiyeye oradan
kurabiye canavarı ve derken tarçın, kış çayı bilimum çağrışımlara zihnimde
yelken açıp en sonunda en alakasız şekilde karşısındakine cevap verebilen biri
olarak düşündüm ki tek bir konsept ile sınırlamayayım bu blogu, aklıma ne
eserse paylaşayım; içinde moda, iş hayatı ile ilgili izlenimlerim, okuduğum
kitaplar, izlediğim filmler, yaptığım yemekler, yapmak isteyip yapamadıklarım,
yapmak istemeyip yaptıklarım falan filan olsun, daha uzar gider de bu liste
burada keseyim en iyisi...bakalım nereye kadar gidecek bu heves..
Şimdilik bu kadar, bir tanışma yazısı için fazla bile uzun
oldu.. ilk yazımı da blog fikrimin çıkış noktası ve geldiğim nokta ile ilgili
yazmayı ve paylaşmayı planlıyorum tabi o sırada başka mecralara kaymazsa aklımJ
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

